kuşlar

KUŞLAR

 

                                                                                             

 

               Ve yerimden doğrulup el yordamıyla eteğini bulabildiğim perdeyi araladığımda, cama değen yağmur tanelerinin birer birer aşağıya doğru gelişigüzel süzüldüğünü ve damlacıkların cama her çarptığında hem farklı tonlarda hem de belli aralıklarla ortaya çıkardığı seslerden bir ritmin meydana geldiğini, sokak lambasının ışık tayfı içerisinden çıkagelen bir başka oyunun ritminin de buna eşlik ettiğini anladım ve soluğumun sıcaklığıyla camdaki görüntünün giderek yoğunlaşan buğunun bulanıklığına karıştığını gördüm ve yorganı ayakuçlarıma doğru iteleyerek ağırlığından kurtuldum ve uyumadan az önce hemen yanı başıma özenerek katlayıp koyduğum koyu kahverengi hırkamı omuzlarıma aldım ve elimin tersiyle camın buğusunu sildim ve dirseklerimi yere dayayıp yüzümü avuçlarımın arasına aldım ve kalbimin atışlarını bu ritme uyduracaktım ve kalbimin atışlarını bu ritme uydurdum ve beni ve yağmuru ve damlacıkları ve penceremi bu ritme uydurdum ve içimden dışarı çıkıp sırılsıklam olmak geçti ve içimden dışarı çıkıp sırılsıklam oldum ve sadece bu büyük oyunu seyretmenin hazzını çıkaracaktım ama sadece seyrettim ama sadece seyrettim ama sadece seyrettim.

             

              Sonbaharın son günlerinden biriydi ve ben tanıştırmıştım seni Nurcihan’la. Kışkırtıcı bir yağmur altındaydık üçümüz de. Kışkırtıcı bir sağanak. Hava kapkara olmuştu birden ve herkes ürkek adımlarla kaçışıyordu sağa sola. Gök gürültüsüne çığlık sesleri karışırken omzundan tutup ve kabanımı aralayıp kendime çekmiştim Nurcihan’ı. Ta içerime. Sen de“Kardeşliğinizi kıskanıyorum.” demiştin birden. Nurcihan utandığında daha da bir güzelleşen o biricik gamzesini belirginleştirerek bana bakmıştı bir an. Kardeşliğimiz diyerek ve içini çekerek ve başını omzuma dayayarak. Yağmur biraz daha hızlanmıştı ardından. Hemen bir kahvehaneye dalmıştık. Üstümüz başımız sırılsıklam olmuştu ve yağmur suları paçalarımızdan aşağı süzülüyordu. İlk gördüğümüz masaya kurulmuştuk hızla. Her zaman benim istediğim gibi cam kenarına. Cam dediysem boydan boya buğulu olanı. Tam arkamdaki duvarda bir küçük sırmalı ayna vardı ve aynanın bir köşesine iliştirilmiş ve ustanın arkasını sadece benim okumama izin verdiği kırmızı gül resimli bir tebrik kartı. Ustayla benim sırrım olarak kaldı orada yazanlar. On yıl kadar olmuş orada öyle duralı. Kimden geldiğini de bilmiyordu. Ama her yanından geçtiğinde gözünü kaçırıyor, içini çekiyordu. Dostum benim! Hey gidi be, kimin ustası? Çay ocağı tarafındaki duvarı ise baştan başa kaplayan Milli Takım posteri başımı döndürdüğümde görebileceğim yerdeydi. Siz konuşurken gözlerimle çekebildiğim kadar siyah beyaz fotoğraflar kalıyordu bana.  Şimdiyse onlar soluk kahverengi fotoğraflar. Aslında inanılmaz bir ” ağbilik” etme gayretim olmadı değil Nurcihan için; haklıydınız. Nasıl anlatsam? Sürgitsin istiyordum böylesine. İkinizin de beni böyle düşünmeniz için elimden geleni yapıyordum da. Ama bir tek gün görmesem onu duramıyordum yerimde âdeta. Dayanılmaz bir kırıklık olduğunu düşünmüştüm adını koyamadığım o şeyin. Gün geçtikçe daha bir kardeşim oldunuz üstelik. Ben o zamanlar hep ya aranızdan ölüp gideceğimi düşünürdüm ya da açığa çıktığında bu aşkı taşıyamayacağımı, dayanamayacağımı. Belki bu yüzden belki efkârın dayanılmaz tadını duyumsadığımdan belki de hayâllerinizi incitmemek için sizi yakınlaştırmak ve de sonunda aranızdan çekilmek gibi tuhaf bir vazifemin olduğunu düşünüp dururdum. Siz de bana düşenin bu olduğunu bil-me- ye-rek her gün kavga eder oldunuz sonraları. Hep seni uyarırdım ben de; Nurcihan’ın nazeninliğinden bahisle. Nurcihan’ın o gözleri vardı ya! Her gün ama her gün bir başka olur konardı şu incecik yüreğime. Sen bunu bilmezdin. Kimse bilemezdi asla. Annem de… Okul çıkışlarımızda koşar adımlarla daldığımız mekânımızda doyasıya içimize çektiğimiz ikindi çaylarıyla, sigaralarla, kitaplarla ve Joan Baez, Ian Garbarek, Celâl Güzelses, Malatyalı Fahri sohbetleriyle ve cebimde taşıdığım şiirlerimle geçen her gün seni daha da bir yakınlaştırmıştı Nurcihan’a. Ge-çen- her- gün…

 

Gerçi  hüzün iptilasıydı benimkisi.

Benden habersiz telefonlaştığınızı işittiğimde içim burulurdu. 

Aslında hüzün iptilasıydı benimkisi.

Benden habersiz buluştuğunuzu anladığımda içim burulurdu.

Aslında hüzün iptilasıydı benimkisi.

Utandığında daha da bir güzelleşen o biricik gamzesini gördüğümde içim burulurdu

Aslında hüzün iptilasıydı benimkisi

Nurcihan’ın o gözleri var ya!

 

           Görünenin ötesinde kapadığım gözlerimin arkasında bir başka yağmurla da ayrıca içerimden ıslandığımı ve titrediğimi bilmiyordu kimse. Ölümle böylesine sevişmeden henüz, hayatın asılı durduğunu da içimizde…Ve öylece ve de sessizce. Ama son derece acıtarak. Ömrümün ipleri bir salıncak gibi bir o yana bir bu yana salınarak gitgide incelirken, kocaman bir efkârın düğümlenip boğazıma takıldığını da bilmiyordu kimsecikler. Sen de... Taze bir hayatın fısıltısını taşısa da her yağmur tanesi Nurcihan ölmüştü işte. Ölüp gitmişti göz göre göre. Tıpkı her bir yağmur tanesinin yere düştükten sonra sesinin kesildiği gibi kısılmıştı onun kalbinin sesi de. Yaşamak korkusu nasıl bir şeyse Allah’ım. Bunu yaşadı o. Bir gün o minik kalbi durana kadar, yaşamak korkusu. Keşke birlikte bir resimden çıkarabilseydik özlediği fesleğen kokusunu. Kaç defa geldim İstanbul’una kaç defa parke taştan sokağına kaç defa akşam vakti evinin önüne kaç defa perdenin ardındaki yürür gölgene. Bu bana yeterdi ve buna deli oluyordum ben. Sanki benim dışımda herkes uykudaymış da bunu söyler gibiydi bu yağmur. Nurcihan ölmüş işte. Dayanamamış yaşamak korkusuna durmuş kalbi. Bense alabildiğine tenhayım şimdi ve alabildiğine bir yağmur boşanıyor ellerimden. Odamın içi titriyor soğuktan, perdenin büzüldüğünü görüyorum korkudan. Biriken yağmur ile şenliğine şahit olduğum ve de tam evimin önünde etrafına salınan şu çukur, şu güzel sokağımın biricik gamzesi, nasıl da fıkır fıkır kaynıyor yağmur tanelerini karşılarken. Kapadığımda gözlerimi arkasından bir başka yağmurla ıslandığımı ve titrediğimi bilmiyor kimse. Bu içine sığmazlıkla cama işaret parmağımla ne yazdığımı hatırlayamıyorum bile. Çünkü bir damlacık terk ettiğinde gözlerimi yeniden bakışlarımdaki bulanıklık kaybolup her şey daha bir netleştiğinde sonra karşımdaki camdan aşağı inen yağmur damlacıklarından gayrı bir şeyin kalmadığını görüyorum. Her damlacıkla değişen bir sürü resim. Bu-ğu.

         Ve ilk kez anlatamadığım hislerimin siyah beyaz dünyasına dönerek yeniden, dönerek o benim çocukluğuma, ne yapacağımı bilmeden, sizler için yüreğimin bir yanını incelterek, ama bilerek dört elle saadete sarılışınızın o talihsiz rengini, ey kocaman hüzünler, yine de hepinize merhaba!

 

(Şimdi yasla rüzgârı omuzlarıma,

tutma yağmur tanelerini, salınarak düşsün saçlarına,

avuçlarını üşütme sakın

çıkarmamı isteme cebimde alıkoyduğum akasya yapraklarını

hüzne tanık akasya yaprakları

hüzne tanık yağmur taneleri

böyle işte, bunun yorgunluğu üzerimdeki kırılışın rengi

bunun yorgunluğu ıslık çalışımdaki esrar

Nurcihan’ı yağmura terk edişim bunun yorgunluğu

Ey hüzün yorgunluğu, size merhaba!)

 

          Yağmur biraz daha hızlanmıştı. Birden kesilmişti sanki bütün sesler. Ürkütücü bir sessizlik yükselivermişti içerimden. Sonra yeniden tıp tıp tıp diye diye yağmur damlacıklarının sesiyle başlayan yaşamın gürültüsü. Kocaman camdan dışarı baktığımda hızla kaybolan resimler görüyordum. Hızla cama giren ve aynı hızla camdan kaybolan. Arada bir size doğru dönüyordum. Nurcihan kaldığı yerden devam ediyordu konuşmaya. Sadece bir iki saniye duraklıyordu benim için. Utandığında daha da bir güzelleşen o biricik gamzesini belirginleştirerek bana göz ucuyla bakıp çayımın soğuduğunu hatırlatıyordu. Kendimden kurtulup bir kez daha katılıyordum aranıza. Yağmur biraz daha hızlanmıştı.  Gök gürültüsü ürpertip öpmüştü yüreğimizi. İşte ustam tam zamanında buldu yine Celal’in kasetini. Derinden bir ses. “Nerede kalmıştık?” Çatı saçaklarının altına sığınmış ve sanıyorum gelişigüzel yerleşmemiş ve sanıyorum her biri konduğu yerini bilebilmiş binlerce kuş sessizce yağmuru seyrediyordu onun dinmesini bekleyerek… Ya ben? Neredeyim ben? Konduğum yerin bile yabancısı. Kendimden kurtulup bir kez daha katılmalıyım aranıza Sıra size geçen gece yazdığım son şiirimin ilk dizelerini okumama gelmişti. İkinize yönelmiş, hayır Nurcihan’a yönelmiş ve kırık ve buğulu ve yaralı sesimle kendimi bırakmıştım;

 

(Bıraktın gittin işte  /   bütün gürültüsüyle devrildi güz

çünkü çözülmüştü dili karıncaların

böylece yağmur anlaşıldı çünkü

derken pazartesi düştü ellerime / derken nar çiçekleri

bıraktın gittin işte / bu yol hikâyesi de taşımadı seni aynalara

taşımadı yaklaştıkça kaybolan bir vadi dolusu kır çiçeği

yaklaştıkça kaybolan kamyonlar taşımadılar / şimdi  radyoda yağmurun iyice ıslattığı

bir hâle gür türküsü var

bıraktın gittin işte)

 

          Bu gece aynı yağmurla yeniden buluşuyorum sanki. Ben korkuyorum, sen yaşıyorsun, o kuşlar ıslanıp kalkmışlar çatı saçaklarından ve Nurcihan ölmüş. Gencecik kalbi sessizleşen Nurcihan yok artık. Arkada kendinden, utandığında daha da bir güzelleşen o biricik gamzesini taşıyan soluk resimler bırakarak. Sobada yanan odunların son çıtırtıları ve ışık oyunları ile toparlanıyorum. Elim az önce ayakuçlarımla ittiğim yorganı arıyor belli belirsiz. Yağmur biraz daha hızlanıyor. Gök gürültüsü ürpertip öpüyor bir kez daha yüreğimi. Ama sadece benim yüreğimi bu defa.

Üşüyorum, içim titriyor.

Elimi uzatsam kavuşacak gibiyim o yıllara. Çocukluğuma…Benim çocukluğum bu. Yağmurun sesine karışarak yükselen sabah ezanının sesini işittiğimde bildik bir dua düşüyor dilime. Gömleğimin kollarını dirseklerime doğru çevirip sobanın üzerinde gözüme ilişen ibrikteki suya yöneliyorum usulca.

Sanki bu gece yeniden acıtıyor beni çocukluğumla

Çünkü bu benim yağmurum annem, çaresiz benim yağmurum

hayatı boğazına her tıkandığında yüzü kızaran

İçi hâlâ kıpırdayan o mahcup çocukların yağmuru çünkü

 

Nurcihan, bıraktın gittin sonunda!                                  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !