şeb-i yelda

şeb-i yelda

 

 

belki çok yakındı uzağımda sandığım köz

belki bundandı boynumdaki keskin koku

sıcak ve soğuk ter taneleri ilk kez

yüzümde bu yüzden toplanacaktı belki

göğüslerine aldandığım dünya ellerimde kaldı

 

çünkü kırkımdan sonra başladı sekerat

daha avuçlarım kapanmadan başladı hatta

ne zaman baksam karanlık aynama

buğulu yüzünü göremezdim o saat

gecenin bir yarısı yaprak kıpırdasa artık

sen saklanma derdim ağustos kızına, saklanma ortaya çık

sesini işittiğin bir sağanak için ağlama sakın

ancak kuşlar kaybolursa farkına varırsın akşamın

gün gelir de bir yusufçuk uçtuğunda uzağa

n’olacak sanki,

yeni bir yağmur başlamaz mı sanırsın

akşam olur yine evimize döneriz nasılsa

bir kez daha alır götürür bizi şeb-i yelda

alır götürür dünyanın kıyısına usulca

artık kimse yok sayamaz rüzgârın kokusunu

ölüm varken kimse saklayamaz

şakağından okşanan taylar kadar

birden titrersin kasıklarından

atlar, atlar koşarken yanımızdan

          

                

 

 

 

 

 

 

               çünkü delişmenim ben

elimin değdiği herkes bu yüzden delirir birden

hem üşürüm hem de ürkerim

beni namaza sen kaldır annem

 

atlar var ya o atlar

bari beni burada bıraksınlar

bıraksınlar uzadıkça uzayan şeb-i yeldada beni

sadece kabaran ve köpüren

bir ırmağın sırtında bıraksınlar

sanki ben ayakları yere değmeyen kanamalı bir şairim

ancak ölürsem bulurlar yere bıraktığım karıncayı

bulurlar gövdeme yağmurkuşları kondukça

zaten ben koşarken aşka

aşka koşanları da yavaşlattılar

kalakaldım bir asfaltın ortasında

her yanımda rüzgâr oldu yalnızca

her yanımda “ ben buradayım ! ” bağrışmaları

şafakta beni arayan

cüzamlı kızlar oldu her yanımda

 

neye yaradı alacakaranlıkta kanatlarını açıp da

bir yolcuyu gecenin ırmağına bırakmadıysa kuşlar

sorarlar bu dünyadan sana ne kaldığını annem

bize ne kaldı ki senden

 

kapısını çalmadığım kimse var mı benim

var mı bir güz günü sırtında gizlenip rüzgârın

zarif bir yaprak gibi süzülmek aşkın közüne

sen olsan işitmez miydin sesini

her geçenin peşinden

hüzünden başka ne kaldı ki bize

bize ne kaldı bu telaşeden

derin vadiler daraldığında bir nefes

nasıl ürkütürse kendinden

öylesine uzaklaştı ki herkes

gördüklerimi onlar da gördü

duyduklarımı onlar da duydu

yanlarında kısık bir ses ile sadece bunu

fısıldayıp gittiler henüz sular çekilmeden

bu dünyadan bize ne kaldı ki annem

artık anlatmaya başlar mıyız köpüren nehirlerimizden

sanki bize ne düşecek bu ömrümüzü habire öperken

habire üşürken kendi yüzümüzden bize ne düşecek

yalnızca ürkeriz uzun bir gecede, titreriz yalnızca

saymaya başlarız kendimizden uzaklaşınca

 

şimdi var ya annem, şimdi var ya!

çekip göğsüne dayadığın bu oğlun da

emzirmen için seni bekler bir daha

sen durma sakın

beni yeniden başlayacak bu yağmura sen uyandır

beni namaza sen kaldır annem

beni namaza sen kaldır

bir kez kavuştursan ellerini alnıma

yağmurun altında konuşmaya başlayacağım yeniden

ancak ben koşarken annem, ben koşarken atlarla

ellerimde kaldı göğüslerine aldandığım dünya

 

Selim Erdoğan

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !