TAHTADAN ASMANIN ALTINDA

SELİM ERDOĞAN

 

 

TAHTADAN ASMANIN ALTINDA

 

“ ayna ayna söyle bana  / kalakalmışız bu dünyada

bu gurbetin acısınaysa  /  toprak dayanırmış yalnızca “

 

ışık oyunlarını fark ettiğimde tokalaştığım ilk kişinin soğukluğu ile irkiliyorum.  diz boyu kara rağmen bir solukta tahtadan asmanın önüne doğru ilerleyip altına sığınıyorum.  şimdi yalnızca tavana düşen kar tanelerinin çıkardığı sesler  rüzgârın uğultusuna ritim sağlıyor…kimseyi incitmeyen o hafif süzülüşü ile ritmi hayatın…ışıltısı…ilk gördüğümde de içerimden bir ağırlık kopmuştu aşağı doğru,  bir sızı kopmuştu... mezarlara has bir koku kar tanelerine bulaşmıştı bile.  garip bir dünyanın garip insanlarını bağrında taşıyan toprağın yüzü,  az zaman sonra her şeyi kaybettiği gibi karı da kaybedecek içerisinde. her şeyi kaybettiği gibi bizi de…her şeyi…yaşadıklarımızı bırakıp gitmek çok zor…öyleyse kimseden çekinmeden öpüşmek istiyorum kendimle, yüzümü üşüten kar tanelerinden ayrılmadan… bizi anlamlı kılan kar tanelerinden… ardımızda sayısız hatıra bırakarak… çok zor ardımızda her şeyi bırakarak gitmek bir kez…ne giydiğimizin, ne içtiğimizin, ne yediğimizin, neye ve kime kırıldığımızın, niçin sevindiğimizin önemi kalıyor mu şimdi.

oyun her şeyi arkada bırakarak gitmekle bitiyor bir an; perde...arsızlığımız başlayacak az sonra. bütün bunları bile bile acıkıyoruz, bütün bunları  bile bile susuyoruz, bütün bunları  bile bile tutunmaya çalışıyoruz, bütün bunları bile bile  asılıyoruz hayata.  asıl acı olan da bu...sadece bir oyun...tutunanlar da burada tutunamayanlar da...her kar tanesinin tıp edişi ile bir yeni hayat, her kar tanesinin toprağın yüzünde kaybolması ile bir yeni ölüm.  ritim ve ışıltı eşliğinde... bu böyle... acı ama bu böyle…   

kar iyice savrulmaya başlıyor. bir tipiye yakalanıyoruz gibi. arabanın silecekleri yetişemiyor karı süpürmeye. böyle devam ederse akşamdan önce şehre giremeyeceğiz. sanki erken çıksaydık böyle olmayacak mıydı?  bilmediğimiz bir şehre henüz giremeden göreceğimiz varmış, diyorum. termosumuzdaki çay ile teselli oluyoruz . bu  inanılmaz kar manzarası ilk kez çevresine bu kadar duyarlı olmak zorunda kalan kızımı, oğullarımı köşeye sıkıştırıyor. korku ve endişe ile başlayan dakikalar, zamanla kar tanelerini saymakla gelişen bir eğlenceye dönüşmeye başlıyor. oğlum baba diye sesleniyor. gözlerimin kamaşmasından epeyce bir zamanın geçtiğini tahmin ediyorum ki saatim de beni doğruluyor.  oğlum baba diye sesleniyor. tamı tamına iki saat…oğlum baba diye sesleniyor. karınca hızıyla ilerliyoruz. oğlum baba diye sesleniyor. artık gitgide ulaşıma imkân vermeyeceğini tahmin ettiğim yolun sağında bulunan derin boşluğa bakıyorum. oğluma dönüyorum. baba diyor -biniki-aldırmıyorsun ama- binüç -lastikler indi- bindört -kara

 

sürüyor- binbeş -görmüyor musun?- binaltı ve binyedi- çocuklar inanılmaz bir aldırışsızlıkla  endişelerini baskılamak için başladıkları kar tanelerini sayma oyununa devam ediyorlar ki -binsekiz- sağa doğru yönelmemle irkiliyor ama ara vermiyorlar oyunlarına. kızımla -bindokuz- kimse başa çıkamaz diyorum, öndeymiş. yeniden derin bir sessizlik çöküyor arabanın içine. buğulanmış camları açmaya başlıyor herkes. içeriden yapılacak kadarını yapabiliyoruz.  kapıyı açıp dışarıya çıkıyorum. lastik inmiş galiba…camları süpürmek için yöneliyorum, içeriden yüzünü cama yaslayan kızım beni korkutuyor... gülüşmeler…aşağıya doğru baktığımda toplu halde duran bir kalabalığın şemsiyeli ve palto yakalarını kaldırmış üşür vaziyette beklediklerini görüyorum. zaman zaman kar toz bulutu şeklinde dağılınca ufkum da kayboluyor. sonra yine berrak bir görüntüye dönüşüyor her şey, sis dağılmış gibi. adamların ardından başlayan ağaçlık yer, düz bir alan olmadığı için yamaçlar avuç içi gibi görünüyor karşımda. yaklaşarak selam veriyorum. gözlerini kaçırıyorlar birbirinden. herkesin yüzünde beter bir yorgunluk, donukluk var. daha herhangi bir şey sormadan burasının bir şehir mezarlığı olduğunu, dolayısıyla da şehre de yakın olduğumu anlıyorum. bunların hepsi hâl hatır sormaların arasında oluveriyor. derin bir nefesle geliyorum kendime.   

karşı kaldırımda, süzülen kar tanelerinin sokak lambalarının altındaki boşluğu doldurmaya çabaladığını görüyorum. rüzgârın uğultusundan başımı çevirip ışık oyunlarını fark ettiğimde tokalaştığım ilk kişinin soğukluğu ile irkiliyorum. 

cansız gibi… tepkisiz, soğuk, donuk gibi… ahh dünya…   

böyle işte. ilk geldiğimdeki ile aynı koku. arabaya bakıyorum.- binon-

oğlumu güler görünce yüreğim genişliyor. çocuklarım ve  anneleri buğulanmış camı açıyorlar ha bire- binonbir-  yüreğim alabildiğine genişliyor. -binoniki- yürüdükçe uçsuz bucaksız bir ovanın ortasına,  usulca uyuyanlara

ses-siz-leniyorum…-binonüç- geldim işte,  sokağınızdayım yine…

buraya sızar mı esrarınız buharlaşıp  da arasından toprağın.- binondört-

ben geldim diye sızar mı…- binonbeş-  aynı zamanlarda birlikte soluduğumuz bir dünyanın garip yolcusu olarak geldim. konuşsanız kar birikmezdi alnıma.

-binonaltı-  n’olursun seslen!  sen kimsin mesela? -binonyedi-. konuşsan kar birikmezdi alnıma. nasıl geldin buraya ve kimsin sen? –binonsekiz-  belki küçüksün çocuklarından,  konuşsan kar birikmez alnıma. - binondokuz-

neden susuyorsunuz,  nedeeeeeeen ?

ağırlaşmış kolumu kaldırarak arabadakilere bana yönelmelerini işaret ediyorum.  çocukların sevinç çığlıklarını işitiyorum. onlar da şemsiyeli ve palto yakaları kalkık o soğuk ve bitkin adamların yanından geçerken tedirgin oluyorlar.  bu tedirginlikleri karda bıraktıkları ayak izlerinin eğrilmesinden belli oluyor.  kollarımla ardımdan yürümelerini işaret ediyorum. aslında nereye doğru yürüyüp konaklayacağımızı ben de bilmiyorum. dizlerimize kadar kara gömülüyor ayaklarımız.  kimsesiz bir yer arıyor gözlerim bu uçsuz bucaksız alanda.  değişik yerlerde kümelenmiş, simsiyah ve yakaları kalkık paltolu, eşarplı, boyunları eğik o adamlar o kadınlar var.  her yanda sessizlik…

sadece kar sesi...sadece kar…bizimkiler benden daha hızlı yürüyorlar ki bunu

bana yaklaşmalarından anlıyorum. sesleri de gelmeye başladı.-binyirmi-

koşun şuraya gidelim diye bağırıyorum. -binyirmibir- daha yeni karılmış olduğu anlaşılan kabarık toprağın başında üç yaşlarında bir çocuk etrafında

birkaç tane adam ve kadın. yaklaşıp dua etmek istediğimde bizim çocukların

anneleri ile daha ilerideki bir yere karın daha az biriktiği bir çınarın altına sığınıp diz çöktüklerini görüyorum.  tereddüt etmeden yanlarına yöneliyorum.  -binyirmiiki-  kızım –binyirmiüç, plakamız !- dediğinde herkesin yüzünde

bir ışıltı oluyor. herkes arabama doğru aşağı bakıyor. ohh be! kar dinmek

bilmiyor. bizimkiler pes etti. ben devam edeyim. -binyirmidört-  oturup dua

etmeye başladığımda beni taklit ediyor herkes. eller yukarıya dizler aşağıya. 

kara gömülüyoruz. küçüklüğümüzü bilerek, kara gömülüyoruz toprağa

yakınlığımızı bilerek. dudaklarımın kıpırtısı zamanla sese dönüşüyor.

kızım beni taklit ederken gülümsüyor da. ben de onlara gülümsüyorum.   

kim için  dua ettiğimizi bilmeden kime üşüdüğümüzü bilmeden

kime ıslandığımızı bilmeden niçin güldüğümüzü

ve niçin ağladığımızı bilmeden niçin ürperdiğimizi bilmeden

niçin tutunmaya çalıştığımızı bilmeden yalnızca yiyerek içerek koşarak buralara gelerek kümelenmiş simsiyah paltolu adamları  eşarplı kadınları küçük çocukları görerek karı görerek

tahtadan asmada bekleyerek onların kim olduklarını bilmeden

nefes almayı bilmeden ve aşka ve hüzne ve ayrılığa ve

yalnızlığa ölenleri bilmeden bu arsızlıkla yaşamak

acıtmaz mı bizi ey benim kalbim ? sen söyle acıtmaz mı ?

şimdi hepimiz tahtadan bir asmanın altındayız.  aynı anda iki zaman yan yana. -binyirmibeş- sadece tıp tıp seslere kulak kabartıyoruz boyuna.-binyirmialtı- sadece acıtıyor bizi bu yaşamak beklerken de çekip giderken de acıtıyor.

-bizi hayırla uzun yaşat diye dua ediyorum kendimiz için. –binyirmiyedi-

ayağa kalktığımızda akşamın yaklaştığını fark ediyorum. çınar ağacının dalları zaman zaman biriktirdiği kar kümelerini bırakıyor aşağı birden. karşımda tam bir şölen. çocuklar kar topu oynamaya başladılar bile. kara gömülen çizmelerinden çıkan sesler etrafa yayılıyor. anneleri, sanırım onları arabaya doğru yönlendirmek için aşağıya doğru kovalamaya başlıyor. çocuklar bir yandan koşuyor bir yandan da saymaya devam ediyorlar.-binyirmisekiz- başımı kaldırıp etrafımdaki genişliğe baktığımda bizimkilerden başka kimseyi göremiyorum. ne simsiyah ve yakaları kalkık paltolu adamlar, ne eşarplı kadınlar, ne de o çocuk… aşağı indiğimizde girişte kümelenenler de onların ayak izleri de yok. –binyirmidokuz- “galiba kar arttıkça izleri kayboldu.” diye düşünüyorum. yolda kimseler yok; ne bir araba, ne bir insan, ne de bir canlı görünüyor. sahi ben kiminle konuştum? kimlerle selamlaştım, hâl hatır sordum? bir kez daha “galiba kar arttıkça izleri kayboldu.” diye düşünüyorum. kar yere indikten sonra sanki helezon oluşturup yukarıya doğru tekrar savruluyor. hatırı sayılır bir tipi başlamış. az daha yaklaşıp baktığımda arabanın tekerinin patlak olmadığını görüyorum, sadece  azıcık inmiş. böylesi daha iyi. camları temizliyoruz hep birlikte. anneleri daha içeri oturur oturmaz yaşadıklarımızdan anlatmaya başlıyor; hepimizin gurbetinden söz ediyor. 

bismillah diyerek arabayı çalıştırıyorum. hepimiz toprak kokuyoruz, bismillah. şehre girmeye ne kadar kaldı acaba. hepimiz toprak kokuyoruz, bismillah. üşümüş, titreyen ellerim çay termosuna yöneliyor. hepimiz toprak kokuyoruz, bismillah. aynı anda hepimiz susarak donarak şaşarak koklayarak korkarak yükselen buhara bakakalıyoruz. bismillah.  

titrek bir lambanın ışığı altında neresindeyiz bu senin gurbetinin?

herkes bir başına kalmış, mahşer yeri gibi burası, herkes savruluyor

kar taneleri gibi bir o yana bir bu yana…

muhteşem bir kalabalık içerisinde alabildiğine sade bir yalnızlık.

Allah’ım; kapına geldikse de şemsiyemiz nasıl açılsın karına,

kapına geldikse de şemsiyemiz nasıl açılsın yağmuruna. 

yalnızız.  böyle geldik böyle gidiyoruz. 

yalnız geldik yalnız gidiyoruz.  unutmak da acıtıyor bizi

hep hatırımızda tutmak da olan bitenleri…böylesine yalnızız…

sen bizi esirge ve  sen bizi kuşat…bizi acıtıyor gölgemizi taşımak.

sen bizi donat…

kendimizle baş başa kalakaldık sonunda bu oyunda…

sonunda çekip götürecekler içerimizi.

yürümek yürümek yürümek sana doğru…

kendimizle kalakalacağız ilk günlerimizdeki gibi… yalnızız...

geçer miyiz ırmakların arasından, kıvrılarak?

geçer miyiz çalılara ilişip, iğde kokusuna iç geçirip dalarak

suların sesine yönelip, engin yüzünde bir köy pınarının kenarında

güzelim kızların seslerine ya da ölü kuşları toprağa usulca bırakan

çocukların ağlamaklığına kulak kabartarak?      

sırtımızda taşıdığımız binlerce ölüm, ölüm, ölüm…    

biz yalnızız…sırtımızda tanımadığımız binlerce ölüm var.

oyuna dalmak da,  hatırımızda tutmaya çabalamak  da bizi acıtıyor .  yağmurkuşları  gibi sevinçle süzülerek, indiğimiz toprağın yüzünden irkilerek tekrar yükselmek göklere, uçmak uçmak uçmak gurbetinde yeryüzünün,

sonra da yorulmuş olarak tünediğimiz bir yerde kalakalmak öylece

ve  bir daha kalkamamak

teslim olup hareketsiz kalana kadar boynumuzu uzatmak. bu bizi acıtıyor.

Allah’ım, öyleyse bizi sen kuşat.

sağ elimi ağzıma kapatıp fısıldayarak, seninle konuşabilmek için birlikte geldiğimiz bu kahverengi yolculuktan, hâlâ ürpererek, bizim ayak izlerimizi de karın kapatmasını bekleyerek, hâlâ ürpererek, sonra karın erimesini bekleyerek, fakat hâlâ ürpererek, sonra yine yağmasını bekleyerek, sonra yine erimesini bekleyerek fakat sürekli ürpererek ürpererek ürpererek bir kez daha aynı korkularımızla usulca kalakalıyoruz baş başa

ey benim yağmurkuşum, sevgili kalbim !

sekizbin dokuzbin onbin

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !